Sosyal Medya, Sosyal Adalet ve Sosyal Devlet Üzerine

Bir Levent Kaan Gündoğdu röportajıdır. Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.



Parrhesia derginin ikinci sayısındaki konuğum İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Özel Hukuk Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. B. Bahadır Erdem. Kendisi okuduğum fakültenin hocalarından olmasına rağmen henüz dersini almadığımdan tanışmışlığımız yok, ancak etkili bir Twitter kullanıcısı. Sayısal bir veri isterseniz belki sadece 881 takipçisi (14.08.2012 itibariyle) olduğunu görürsünüz(@BBahadirErdem). Ama öğrenci takipçileriyle diyalogu ve sakınmadan yazıya döktüğü muhalif söylemleriyle ilgi odağı olmayı, aldığı RTler sayesinde yazdıklarını on binlere duyurmayı başarabilen; kendisini “profesyonel kız babası ve karısına aşık bir profesör” olarak tanımlayan bir akademisyen karşınızdaki.

Hem bir sosyal bilim emekçisi hem de sosyal medya aktörü olmasından ötürü dergimizin objektifini Prof. Dr. Bahadır Erdem’e doğrultmayı ve sosyal medya, toplum ve hukuk üzerine bir röportaj yapmayı istedim. Beni kırmadığı için teşekkür ederek röportajımıza başlayalım.

1.Madem Twitter üzerinden sizi tanıdık ilk soru oradan gelsin: Sosyal medyayı günümüzün bir gerekliliği mi yoksa bir keyfi olarak mı kullanıyorsunuz?

Bu sorunun cevabı kişiden kişiye, kişinin ihtiyacına ve ana göre değişiyor. Sosyal medyayı ne amaçla kullandığınıza bağlı. Eğer facebook’un arkadaş bulma fonksiyonlu kullanılmasından bahsedersek bu bana göre sosyal medyanın sadece keyfi olarak kullanılmasıdır. Ama bana göre keyfi olan kişiyi hayattan kopartan ve sanal bir dünyada vakit kaybı olarak gelen bu kullanım çoğu kişi için belki bir gerekliliktir.

Twitter’a gelince ben Twitter’ın kesinlikle herkes için öncelikle bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. An itibariyle söyleyecek sözü olan ve birilerine bu sözünü ulaştırmaya çalışanlar için faydalı bir kullanım. İnsanların çoğu zaman şikâyet ettiği şey kendilerini kimsenin dinlemediği, kimseye ulaşamadıklarıdır. Hâlbuki Twitter sayesinde her kullanıcı kendisini birilerinin dinlediğini, söyleyecek ne sözü varsa onu birilerine ulaştırdığını sanıyor. Sanıyor diyorum zira bu duygunun bir kısmı gerçek bir kısmı bütün sosyal medya araçları gibi sanal. Ancak işe yaradığı tarafları olduğu kesin. Zira neyle ilgileniyorsanız hangi konuda söyleyecek sözünüz varsa o konudaki bütün fikirlerinizi, olumlu olumsuz eleştirilerinizi, öfkelerinizi yani kısaca içinizde kalsa sizi rahatsız edecek bütün sözlerinizi ortaya döküyorsunuz. Kişiler bakımından önemi olduğunu düşündüğüm ve aslında kişinin ruhu bakımından da bir nevi tedavi sayılabilecek bu paylaşım, kişiye hizmet ederken aynı zamanda topluma da hizmet ediyor. Zira herkes Twitter’da kendine benzeyen birilerini bulabiliyor. Ulusalcılar, Atatürkçüler, muhafazakarlar, milliyetçiler, iktidar ye da muhalefet partilerinin bütün yandaşları ya da nefret edenleri, kanarya sevenler, cazdan hoşlananlar, tuttuğu futbol takımına adeta aşkla bağlı taraftarlar, tutmadığı takımın düşmanları, hayvan sevenler vb. akla ne gelirse, herkes kendine benzer birilerini buluyor. Bu birlikteliğin, paylaşmanın ve özellikle de hedef neyse o hedefe olan eleştiri ve kızgınlığın Twitter sayesinde bir şekilde ufak ufak dışa vurulmasının demokrasinin işlemesi bakımından da faydası var. Bana göre Twitter sivil demokrasinin gerçekten önemli bir parçası.

2.Aslında sadece internete değil televizyonlardaki tartışma programlarına ya da gazetelere baktığımızda da gündemin sürekli olarak değiştiğini görüyoruz. Hızla değişen bu gündemi toplum olarak yeterince takip edebiliyor muyuz sizce? Ele alınan gündemi çözüp mü diğerine geçiyoruz yoksa oluşan sadece çözümsüz kafa karışıklıkları mı?

Bu soruya verilecek tek cevap hiçbir şeyi çözmeden büyük bir karmaşa içinde önemli ya da önemsiz her konuyu medya vasıtasıyla ağzımızda adeta gargara yapar gibi bir müddet çevirip ondan sonra da tükürdüğümüzdür. Zira daha medya konuyu ağzında çalkalarken çoktan Türkiye’nin gündemine düşen ki çoğu zaman yapay bir şekilde bilinçli olarak düşürülen bir başka konu sırada bekliyor. Medyanın derdi hiçbir zaman bir konuyu sağlıklı bir şekilde tartışmak ya da çözüme kavuşturmak değil. Bunu söylerken medyada haber yapan ya da açık oturum düzenleyen sayısı az da olsa birkaç gerçek gazeteciden bahsetmiyorum. Bir sektör olarak sadece reyting derdinde olan medyadan söz ediyorum. Bu memlekette televizyon kanalları kendilerine uygun buldukları kişileri adeta medya maymunu haline getiriyorlar. Zekeriya Beyaz ile birlikte ciddi ciddi “acaba cinsel ilişki ile oruç açılır mı yoksa açılmaz mı” diye günlerce tartışıyorlar. Ne güzel konu değil mi? Baldan tatlı. En eğitimsiz en cahil olanı bile televizyon başına mıhlayabilir. Ya da deprem konusunu, çözmek için halkı bilinçlendirmek için değil bu konuda birbirine zıt bilimsel görüşleri olan üniversite hocalarını ekran karşısında kavga ettirmek için gündemde tutuyorlar. Televizyonun bir büyüsü var. Tartışma programlarında tartışırken eğer kendini tutmaz sinirlerine hakim olmazsan kariyerine yakışmayacak şekilde medya maymunu haline gelmen çok kolay. Ancak şunu unutmayalım ki Türkiye’de bilinçli olan herkesin farkında olduğu gerçek, konusunda uzman olanların sakin sakin doğruları söylemeleri durumunda reytinglerinin fazla olmayacağı. Yani bağırmalısın. Bağır bağırabildiğin kadar. Hatta bağıra bağıra bir yıl sonra bir partiden milletvekilliği teklifi alman ya da baro başkanı olman gayet mümkün. Gerçekten makbul bir kişiysen televizyonda makbul olman çok zor. Ayrıca lafının dinlenmesi için güzel ya da yakışıklı olman da şart. Beyazcama yakışacaksın. Şimdi bütün bu söylediklerimin arasında, ülkenin gerçekten derdi olan bir konuyu gerçekten çözmeye ilişkin sözler var mı? Yok. Zira kimsenin böyle bir derdi yok. Ama zaten televizyonda dert mi çözülür. Hayır çözülmez. Böyle bir fonksiyonu da yok. Ama halka gerçekleri, doğruları ulaştırma, doğru bir şekilde bilinçlendirme fonksiyonu olabilir ki o da bizde yok.

3.Sosyal medyada karşılaştığımız üyelerinin bu gündemlere olan tepkileri sizce “gerçek” mi, “var” mı? Sorunları çözemesek de onlara karşı konumlanabiliyor muyuz?

İşte gerçekten sanal olmayan ve var olan gerçek, sosyal medyadaki üyelerin yani halkın gündemdeki konulara olan tepkileri. Bu tepkiler gerçek. Hem de en saf ve en süzgeçten geçmeyen haliyle gerçek. Zaten onun için sivil toplum anlayışının yok denecek kadar az olduğu ülkemiz bakımından bu tepkilerin dile getirilip, gün yüzüne çıkması, birbirini bulması çok önemli. Twitter’ın bu anlamda kullanımı gerçek demokrasiye inanan bir hukukçu olarak benim için çok önemli.

Türkiye’de halkın olaylara yaklaşımı benim çocukluğumdan beri genelde “aman zaten söyle söyle ne olacak bir şey değişmez, imam yine bildiğini okur” şeklindedir. Bu yaklaşım bir kabulleniştir. Halkın tabiatında olan bu yaklaşım aslında Türkiye’deki iktidarların çok işine gelir. Halkın ruhuna sinmiş olan bu yaklaşım aslında biat kültürünün sonucudur. Bu biat sol anlayışta pek yoktur. Zaten onun için her zaman sağ ya da muhafazakar sağ partiler lider çıkarır. İyi ya da kötü lider olarak kabul ettikleri bir kişi her zaman politika sahnesinde mevcut olmuştur. Zira sağ kültür, muhafazakar kültür, birine biat etmeyi doğal karşılar. Ancak solcular bir türlü kendinden daha fazla birini beğenemedikleri için Bülent Ecevit hariç gerçekten halk tarafından kabul gören bir lider çıkaramamışlardır. Belki izin verilse lider olabilecek, halk tarafından kabul görecek kişiler, politika sahnesinden kendi parti mekanizmaları, parti organları ya da en yakın arkadaşları görünen diğer partililerce silinmiştir. CHP, bu söylediklerimin en bariz örneğidir.

Twitter öyle ya da böyle yeni bir imkan yeni bir yol ve bana sorarsanız işe yarıyor. Zira Twitter sayesinde ve diğer sosyal medya araçları sayesinde artık herkes dünyanın en uzak yerinde olan her şeyden anında haberdar olabiliyor. Yani artık hiçbir şey halktan saklanamıyor. Gerçeklerin üzeri örtülemiyor. İnsan hakkı ihlalleri bir şekilde dünyanın en uzak köşelerine kadar ulaştırılıyor. Bu noktada tabi yine bilinçli bir şekilde belirli odaklar tarafından sosyal medya kullanılarak yanlış yönlendirilme riskini de göz ardı etmemek gerekiyor. Sonucu maalesef ki çok tartışmalı ve beklenenden farklı olsa da ki aslında o coğrafya bakımından tarihsel süreçte yaşanan onca olaydan sonra böyle olması da belki doğal. Arap baharı olarak adlandırdığımız, on yıllardır devrilmeyen diktatörlerin devrilmesinde bile önemli bir rol oynadığına göre Twitter, gerçekten 21.yy’da halkın elindeki farklı ve faydalı bir imkan. Şüphesiz ki halkın bir araya gelmesi her seferinde illaki iktidar değiştirmek amacıyla olmaz. Fransa’da et fiyatları arttığında bütün Fransız kadınların örgütlenip bir araya gelerek bir hafta et almayıp, kasapların et fiyatlarına yaptıkları zammı geri çektirmeleri bunun en güzel örneğidir. Ya da yine Avrupa’da zaman zaman öğrenci harçları için bütün öğrencilerin hatta bazen lise öğrencilerinin bir araya gelerek ülkeyi salladıklarını görürüz. Diyeceksiniz ki Türkiye’de bugün 800 civarında üniversite öğrencisi hapiste. Çeşitli protestolara katıldığı için Fransa’dan kalkıp vatandaşı olduğu ülkeye erasmus öğrencisi olarak gelen aynı zamanda Fransız vatandaşı olan öğrenci hapiste altı ay tutuklu kalıp zar zor tahliyesinden sonra hakkında 32.5 yıl hapis cezası isteniyor. Bu durum bizim bir türlü yerleşmeyen yerleşemeyen demokrasimizin gerçeğidir. Ancak unutmayalım ki demokrasi toplumlara gökten zembille düşmez. Cumhuriyet rejimi Atatürk tarafından Türk milletinin başına gökten zembille indirilmiştir. Bu durum aslında işin tabiatına aykırıdır. Cumhuriyet rejimi Türk halkına hediye edilmiştir ancak demokrasi kültürü ve anlayışı bugün halâ geniş halk kitleleri tarafından bir türlü hazmedile - memiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan beri geçen süreçte gerçek demokrasi ya da en azından herkesin hissettiği yerleşmiş insan hakları ülkemizde maalesef ki mevcut hale gelememiştir.

Twitter 21.yy’da Türkiye’de belki halkın bilinçlenmesinde rol oynar. Belki demokrasi talebi, insan hakları talebi, kişi hakları talebi, eşitlik, özgürlük, insanca yaşama talebi halktan gelirse o zaman bu talebin önünde hiçbir statükocu sistem duramaz.

4. Son zamanların tartışma konusu sosyal medya ve özgürlük. Sizce sosyal medya bize “fazladan” bir özgürlük sağlıyor mu? Burada 4 Temmuz 2012 tarihli Hürriyet Gazetesinden bir alıntı yapmak istiyorum:


“Kanunların, kişilere düşüncelerini Twitter üzerinden paylaşma hakkını verdiğini ancak bunu belli sayının üzerinde kişi tarafından takip edilmesinin bazı olumsuz sonuçları doğurabileceğine işaret eden Manhattan Ceza Mahkemesi Yargıcı Matthew Sciarrino, ‘Halkla paylaşılan şey halka aittir. Kendiniz için saklı tuttuğunuz ise sadece size ait. Camı açıp, dışarıya çığlık atar gibi bir tweet atarsanız, bunun kişisel özgürlükle bağdaştırılmasını bekleyemezsiniz’ açıklamasını yaptı. “

Tamamı için: (
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=20909510)

Dolayısıyla sosyal medya paylaşımları kolluk güçlerinin takibine konu olmalı mı?

Sosyal medya paylaşımları eğer bir suç teşkil ediyorsa hiç şüphesiz ki takibe konu olmalı. Çünkü eğer ortada işlenen gerçek bir suç varsa o suçun sosyal medya vasıtasıyla işlenmesi suç unsurunu ortadan kaldırmaz. Bugün için internet yolu ile işlenen suç kavramı ve bu suçun ne şekilde, hangi hukuka göre cezalandırılacağı çok yeni ve üzerinde tartışılmakta olan hukuk konularıdır. İnternet yolu ile işlenen suçların ceza hukuku boyutunun yanından milletlerarası özel hukuk boyutu da bulunmaktadır. Kişilik haklarının ihlali internet yolu ile yapılıyorsa üçüncü kişilerin de bu ihlalden haberdar olmaları nedeniyle çok daha ağır bir ihlal teşkil etmektedir. Kısaca eğer internet yolu ile işlenen fiil bir suç teşkil ediyorsa bu suçun soruşturulmasının gerekli olduğu açıktır. Kişilik hakları ihlal edilenlerin özel hukuka ilişkin tazminat talepleri de yine hukuk tarafından korunacaktır.

5.Siyasi iktidar toplumun sosyo-kültürel hayatına müdahale etmeli mi? (Örnek verecek olursak burada hem alkol yasağından hem yasaklı sitelerden bahsediyorum.) Siyasi iktidarı buna meşruiyet sağlar mı?

Hiçbir toplumdaki hiçbir iktidar, hiçbir toplumun sosyo-kültürel hayatına müdahale etmemeli. Hele de bu müdahaleyi din ve ahlak gibi üstün değerlerin arkasına sığınarak hiç yapmamalı. Zira bu değerlerin arkasına sığınarak yapılan bütün bu müdahaleler aslında az ya da çok çoğu insan için kendi inancı çerçevesinde büyük önem taşıyan bütün bu değerleri de kirletiyor. Toplumların sosyo-kültürel değerleri de şüphesiz ki zaman içinde değişebilir. Bu değişim ancak hiçbir gücün müdahalesi olmaksızın dünyanın değişmesi ile ya da eskilerin tabiriyle zamanın değişmesi ile oluşabilir. Bu tabii değişimlerin dışında iktidarların baskısıyla yapılmaya çalışılan bütün değişimler geri teper ve bir gün o iktidarın başına patlar.

Ayrıca iktidar dediğiniz kuvvet halktan emaneten aldığınız bir mühürdür. Yani o iktidarın gerçek sahibi halktır. Demek ki aslında kendini iktidar sahibi sayan hükümetlerin iktidarı da bir anlamda sanaldır. Bugün vardır. Yarın yoktur. Eğer bugün halktan emanet olarak aldığınız iktidarın mührünü kendinizin sanıp halka eziyet ederseniz ya da yaptıklarınızı üstün bir takım değerlerin arkasına saklayarak sunarsanız gün gelir hiç ummadığınız bir anda iktidarın elinizden gerçek sahibi tarafından alındığını görürsünüz. Onun için iktidar denen bu güce, seçimlerde yüzde kaç oy alarak sahip olursanız olun fazla güvenmemek gerekir. Zira iktidarın gerçek sahibi halkın tümüdür. Yani gerçek iktidar sahibi o dönemdeki iktidara, hükümete oy verenlerle birlikte vermeyen halkın bütünüdür.

Ayrıca unutulmamalı ki her yasak, istek doğurur. Eskilerin çok sevdiğim bir iki lafı bütün durumu özetliyor. Öncelikle denir ki, ‘isteyen, iğne deliğinden geçer yine de istediğini yapar’ ve bir de ‘yerde duran delik düğme bile boş kalmaz’. Dolayısıyla yasakla masakla hiçbir şey engellenmez. Tam tersi yasaklanan her şey daha cazip daha kıymetli hale gelir.

Ayrıca din ve ahlak kültürü çocukluktan itibaren ailede alınır. Devletin yetişen nesillere din öğretmek gibi bir görevi yoktur, olmamalıdır. Devletin görevi ne dindar nesiller yetiştirmek ne de dinsiz nesiller yetiştirmektir. Özellikle İslam anlayışında din, Allah’la kul arasındadır ve bu birliktelik içinde ne devletin ne de başka bir gücün yeri yoktur.

6. “Adalet” niteliği gereği tartışmaya açık bir kavramdır. Ancak ülkemizdeki kadar çok tartışılması ortada bir problem olduğunu gösteriyor. İyi niyetli olup bu durumun bilinçli olarak yaratılmadığını düşünürsek; ortada bir yasama ya da yargılama beceriksizliği bulunduğundan mı söz etmeliyiz? Sorun nerededir?

Adalet özellikle ülkemizde son günlerde çok tartışılsa da aslında tartışılacak bir tarafı yoktur. Bir yargılama ya adildir ya da değildir. Yapılan yargılamanın, bir kanun maddesinin ya da kanun maddesinin uygulanmasının adil olmaması halinde her gören göz ve yürek bunun adaletsizliğini görür. Bunu görmek için hukukçu olmaya da gerek yoktur. O yargılamanın ya da kanunun maddesinin ya da uygulamasının adil olduğunu savunanlar da aslında ortadaki adaletsizliği gayet güzel görmekle birlikte işlerine öyle geldiği için, çıkarlarının o şekilde davranmalarını gerektirdiğini düşündükleri için ortadaki ayan beyan belli olan adaletsizliğe seslerini çıkarmıyorlardır.

Adaletin gelmesi için öncelikle gerçek demokrasinin ülkeye yerleşmesi gerekir. Sadece kanundan, mevzuattan bahsetmiyorum. Halkta yerleşen demokrasi anlayışından bahsediyorum. Devletin dindar nesiller yetiştirmek görevi yoktur ama halka demokrasi kültürünü yerleştirme görevi vardır. Demokrasinin kesinlikle askeri darbelerle kesilmemesi gerekir. Demokrasiye aykırı olan, halkın zararına olan yanlış olan her iktidarın yine demokrasi içinde temizlenmesi gerekir. Demokratik sistem içinde halk bunu muhakkak başarır. Bu anlamda halkın sağduyusuna güvenmek şarttır. Anti demokratik uygulamalarla nehrin yatağını ne kadar değiştirirseniz değiştirin gün gelir o su yolunu muhakkak bulur. Nitekim AKP’nin Türkiye’de ilk seçimleri kazanmasının ve ikinci seçim döneminde oylarını daha da arttırmasının en büyük nedenlerinden biri o dönem itibariyle özellikle yargının üst kademelerinin ve de ordunun antidemokratik yorumlar ve davranışlarla AKP’yi hep mazlum durumuna düşürmeleridir. Gereksiz bir şekilde yaratılan mazlumlar her zaman kahraman mertebesine erişir. Ancak özellikle son dönem itibariyle dünün mazlumları bugünün zalimleri haline dönüşmüştür. Son dönemdeki insan haklarını yerle bir eden, adalete hatta kanuna aykırı, kesin ve inandırıcı delillere dayanmayan tutuklamalar, yargılamalar, sivil demokrasinin en tabi gereği olan kişilerin yaptığı her itirazda gösterdiği her tepkide savcılar tarafından suç arama çabaları, yargının savcıların neredeyse her talebini haklı görüp anında davaların açılması, savunma haklarının yerine yeteri kadar getirilememesi vb. çeşitli adalete aykırı uygulamalar, iktidarı bile isyan eden açıklamalar yapmaya yöneltmiştir. Ancak iktidarın en üst kademeleri tarafından hayli gecikmeli de olsa yargıdaki insan hakları ihlallerine karşı yapılan itirazlar iktidarı, kendi dönemindeki adaletsiz uygulamaların siyasi sorumluluğundan kurtarmaz.

Ben her zaman derslerde hukukçu adaylarına şunu söylerim; sakın bulunduğunuz makamın gücüne aldanmayın, başınız dönmesin, hakim ya da savcı olduğunuz için kendinizi bir şey sanmayın. Hakim ve savcı olmak, elinizdeki o muhteşem gücü vatandaş aleyhine kullanmak demek değildir. Tam tersine vatandaş ile devlet bir ihtilafta karşı karşıya geldiğinde vatandaşın yanında olmak, zaten her türlü güce mutlak kuvvete sahip devletin karşısında vatandaşı korumak demektir. Türkiye’de hiçbir savcının, “canım ne var ben yazarım iddianameyi gitsin mahkeme halletsin işini” deme lüksü yoktur. Zira maalesef ki bizim ülkemizde en haklı vatandaş bile mahkemede o kadar kolaylıkla işini halledemez. Savcılık ve hakimlik niteliği itibariyle gerçekten çok vebali olan bir meslektir. Bana göre hakim ve savcıların “canım ne yapalım kanun böyle yazıyor, mevzuat böyle” şeklinde de kendilerini kandırmamaları gerekir. Zira, bir şekilde kanunlaşmasını tamamladığı için yürürlükte olan her kanun maddesi, adalete hizmet ediyor demek değildir. Unutulmamalıdır ki toplumun gerçeklerine uymayan, topluma hizmet etmeyen her kanun ya da kanun maddesi gün gelir mutlaka ya kadük olur ya da değişir. Hiç şüphesiz ki bu söylediklerimin kanunlara uymayalım şeklinde anlaşılması saçma olur. Söylemek istediğim kimi zaman gücü elinde bulunduranların yapmak istedikleri adaletsizliklere kanunu alet ettikleridir.

7.Yeni anayasa tartışmalarına vatandaşlık kavramı üzerinden katıldınız (detaylı bilgi isteyenler için : http://www.erdemhukuk.com/press.html) Kısa bir özetle; “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” tanımının anayasaya geçmesini, aksi halde üniter yapının sarsılabileceğini söylemişsiniz. Anayasa tartışmasına girmek değil niyetim. Ben, içinde bulunulan durum-sorun üzerinde uzlaşılan bir anayasa metniyle giderilebilir mi onu merak ediyorum. Problem daha çok zihinlerde gibi duruyor. Metnin faydası olur mu?

Evet metnin faydası olur. Zira insan haklarına uygun, devletin bütün vatandaşlarını eşit bir şekilde, şefkatle kucakladığı, toplumun her kesiminden gelen, farklı kökene, farklı anadile, farklı din ve mezhebe sahip olan vatandaşlarının kendisini içinde bulacağı, “evet bu vatandaşlık tanımı beni de kapsıyor” diye inanacağı, yeni bir vatandaşlık tanımını Anayasaya koymadan, siz devlet olarak vatandaşınızdan bir şey bekleyemezsiniz. Bugün artık herkesin inanması gereken içine sindirmesi gereken bakış açısı, devletin vatandaşın hizmetinde olduğu, devletin vatandaş için var olduğu bir devlet anlayışıdır. Günümüzde vatandaşın devletten beklentilerini çok daha özgür ve korkmadan talep edebilmesi gerekir.

Vatandaşı, yabancıdan devlete karşı ayıran en önemli hukuki fark, yabancıların sadece bulundukları devletin kanunlarına uymakla yükümlü olmalarına rağmen, vatandaşın devletin kanunlarına uyma yükümlülüğünün yanı sıra devletine karşı “sadakat bağı duyma borcu” altında olmasıdır. Devletin vatandaştan beklediği en önemli yükümlülük, vatandaşın devlete karşı duyması gereken “sadakattir”. Devletin vatan - daşına karşı olan en önemli borcu da vatandaşı korumak ve kollamaktır. Bu söylediklerim vatandaşlık hukukunun en temel prensiplerinin başında gelir. Ancak kanaatimce, vatandaşından kendisine karşı sadakat duyma borcunu beklerken devletin vatandaşına karşı öncelikle yerine getirmesi gereken en temel borcu, vatandaşı ile arasındaki ‘gönül bağını tesis etmektir’.

Eğer Anayasanın 66. maddesine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının önemli bir çoğunluğunun itirazı varsa, “bu madde bizi temsil etmiyor, ben kendimi bu maddedeki vatandaşlık tanımının içinde bulmuyorum” diyorlarsa, o takdirde biz bu maddeyi nasıl anlarsak, hukuken nasıl yorumlarsak, nasıl izah edersek edelim ve bütün bu yorumlarımızda da hukuken ne kadar haklı olursak olalım, bir şey fark etmez. Zira bu madde hükmünün muhatabı olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir bölümü bu itirazlarını sürdürdükleri müddetçe Anayasanın 66. maddesi hükmü, Türkiye Cumhuriyetinin bütün vatandaşlarını kapsama işlevini yerine getirmiyor demektir.

Türkiye Cumhuriyeti belki de kurulduğundan beri en önemli tarihsel dönemlerinden birini geçirmektedir. Kanaatimce ülkemizin, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, kişi hakları ve insan haklarını koruyan, devlete karşı vatandaşın yanında ve en önemlisi toplumun her kesimince maximum mutabakatla kabul edilmesi gereken yeni bir anayasaya gerçekten ihtiyacı vardır. Anayasamızdaki vatandaşlık tanımının her vatandaş tarafından kabul görecek şekilde yeniden tanımlanması ise toplumun ihtiyaç duyduğu bu yeni anayasanın en önemli maddesidir. Toplumsal mutabakatla çıkacak yeni bir anayasa Türkiye’nin ihtiyacı olan toplumsal barışa hizmet edecektir.

Yeni bir anayasa çıktığı ya da Anayasadaki vatandaşlık tanımı genel kabul gören şekilde kabul edildiği için ülkeye hemen barış gelir mi, ya da terör biter mi? Tabi ki hemen bitmez. Zira barışın bu topraklara tam olarak gelememesinin terörün bitmemesinin ve artık ülkede adeta bir iç savaş ortamının yaratılmaya çalışılmasının pek çok nedeni bulunmaktadır. Hiç şüphesiz ki devlet her zaman terörle mücadelesine her devlet gibi devam edecektir. Ancak bu mücadelenin teröristle mücadele boyutunda kalmaması, terörle mücadele şeklinde yapılması, terörün kaynaklarının kurutul - ması, Kürt kökenli vatandaşlarımızla terör örgütü - nün arasına Türkiye Cumhuriyeti devletinin her türlü koruması, hukuku ve şefkatiyle girmesi gerekmektedir. İşte yeni vatandaşlık tanımı, devletin bütün vatandaşlarına göstereceği şefkatin, kucaklamanın, son yıllarda bazı vatandaşları ile kopan gönül bağının yeniden tesisinin sağlanması için önemli bir hukuki fırsattır. Devlet terörü bahane ederek, vatandaşlarına insan haklarının gereklerini, kişi haklarının gereklerini vermekten kaçınamaz. Terör, insana insanca davranmanın önüne geçemez. Hocam Prof. Dr. Kemal Oğuzman’ın her zaman her yerde söylediğim ve çok doğru olan bir sözü vardır: “Hukukta şekil esasın yarısıdır.” İşte toplumsal mutabakatla kabul edilecek eşitlikçi, özgürlükçü, insan haklarına, kişi haklarına saygılı ve her kesimden vatandaşı koruyup kollayan, kucaklayan yeni bir anayasa ve yeni bir vatandaşlık tanımı ile devletin bu şekli yerine getirmesi gerekmektedir. Devletin yerine getirdiği bu “hukuki şekil” toplumsal ihtiyacımız olan barışın yani “esasın” yerine gelmesine de hizmet edecektir.

8.Sosyal medya kavramını yeniden hatırlarsak, oluşan yeni bir toplum düzeni var: sınırların kalktığı, devrimlerin organize edildiği bir internet ortamı. Yeni anayasa çalışmaları bu yeni toplum düzenini ne kadar göz önüne alıyor? Almalı mı? Geleceğin hukuk düzeni nasıl yapılanacaktır?

Geleceğin hukuk düzeni muhakkak ki bugüne göre çok daha fazla vatandaşı koruyan, vatandaşın lehine olan, kişi ve insan haklarına çok daha fazla saygılı bir hukuk düzeni olacaktır. Olmak zorundadır. Zira suyu tersine çeviremezsiniz. Cin şişeden bir kere çıktıktan sonra bir daha içeriye girmez. İnsanların eskiden gerçekleri öğrenmesi çok daha zordu. Bundan sadece 40 sene evvel Türkiye’de tek kanallı siyah beyaz televizyonu hafta da sadece belirli günlerde seyrederken herkes, daha televizyon açılmadan karşısına geçer, askerlerin Anıtkabirde göndere Türk bayrağını çekmelerini seyreder, ti borusunun ardından çalmaya başlayan istiklal marşını dinler ve akşam televizyonun kapanmasına kadar başından kalkmazdı. O yıllardaki tek haber kaynağı devletin resmi yayın organları ile halka sunduğu tek taraflı haberlerdi. Bizim çocukluğumuzda herkes Türkiye’nin düşmanıydı. Dünyadaki hiçbir devlet ve hiçbir halk bir ikisi hariç bizi sevmezdi. Bütün komşularımız bize düşmandı. Şüphesiz ki gündemdeki bütün olaylarda da her zaman Türkiye haklıydı. Bizler bunun dışındaki bir fikri hayal bile etmez ve devletin tek taraflı söylediğinden farklı bir gerçek olabileceğini düşünmezdik. 1980 ihtilalinden sonra yapılan ilk seçimlerde ihtilali yapan askerlerin inadına Türkiye’nin başbakanı olan Turgut Özal, ilk özel televizyonun kurulmasını, renkli televizyona geçilmesini sağladı. Şu anda televizyonu açtığınızda yüzlerce yerli ya da yabancı kanalı seyreden, ilk okuldaki çocuklarının elinde bilgisayar ve internetin olduğu Türk insanı ile bundan sadece 30 sene önceki Türk insanının imkanları arasında çok büyük bir fark var.

Bugün dünyadaki hiçbir olayın duyulmaması, saklanması mümkün değil. Bütün bunların sebebi hiç şüphesiz ki internet. İnternet sayesinde her şeyin araştırılması mümkün. Bana göre 19.yy ve öncesi imparatorluklar çağı. 20.yy, cumhuriyetlerin kurulduğu ama bu yönetim biçiminde devletlerin ağırlığının vatandaş üzerinde çok bariz bir biçimde hissedildiği, devletin güçlü olduğu bir çağ. 21.yy ise artık vatandaşın devlete karşı güçlü olduğu, ferdin çağı, kişinin çağı. Hiç şüphesiz ki bu değişimin en önemli nedenlerinden biri internet. 

İnternet kullanımı son yıllarda çeşitlendikçe, sosyal medya dediğimiz iletişim imkanları çeşitlenip, çoğalıp yayıldıkça, ferdin devlete karşı olan imkanları ve gücü her geçen gün daha da artıyor. Devlet neyi ne kadar kısıtlamaya, engellemeye çalışırsa çalışsın gerçeklerin öğrenilmesini engelleyemez. Bunun en güzel örneği Arap baharı dediğimiz Arap yarımadasında on yıllardır devrilmeyen, devrilmez denilen yönetimlerin, diktatörlerin devrilmesinde Twitter ve diğer sosyal medya araçlarının kullanımı.

İnsanlar bilgisayar başında bir tuşa basarak kendi yaşadıkları çağda başka milletlerin sahip oldukları insanca yaşamı gördüğü müddetçe kendileri için de aynı hakları, aynı güzellikleri isteyeceklerdir, ki bu haklı talebin önünde hiçbir sistem duramaz. Bu talep bir gün muhakkak yerine gelir. Aynı şekilde Türkiye’de bana sorarsanız mesela kadın hakları hiçbir zaman geriye gitmez. Her zaman daha ileri gidecektir. Zira köyde ya da şehirde varoşta yaşayan bir genç kız ya da kadın, sadece televizyon seyrederek bile büyük şehirlerde ekonomik güce sahip, eğitimli kadınların sahip olduğu hakları seyrettikçe, aynı hakkı muhakkak talep edecektir. Aynı hakları elde etmek için savaş verecektir. Dayak yiyecektir ama yine de yılmayacaktır. Hatta kimi zaman çok acı bir şekilde en yakınları tarafından öldürülecektir. Ancak yine de kadın hakları hiçbir zaman geriye gitmeyecektir. Çünkü bu insan tabiatına aykırıdır.

Özetle yeni hukuk mevzuatı, anayasada dahil olmak üzere teknoloji sayesinde toplumun geçirdiği bu evrimi göz önüne almak ve toplumun değişen ihtiyaçlarına uygun bir şekilde düzenlenmek zorundadır.

9.Ekşisözlük’te hakkınızda Whitney Houston’ın ölümünün ardından girdiğiniz derste ipad’inizi çıkarıp “i will always love you” şarkısını amfiye dinlettirdiğiniz ve ardından mutluluk üzerine bir konuşma yaptığınız yazıyor. Sanki Türkiye’de yaşayan bir profesörü değil de Holywood filmlerinden bir sahneyi anlatıyor. O gün aklınızdan geçenler neydi, neler hissettiniz? Neler hissettirmek istediniz?

O gün yaptığımı aslında Whitney Houston’dan çok kısa bir zaman önce Amy Winehouse öldüğünde yapacaktım. Amy öldüğünde de gerçekten üzülmüştüm ancak bilmiyorum neden bir nedenle yapamadım. Whitney Houston öldüğünde de çok üzüldüm. Ayrıca her iki sanatçının öldüğü dönemlerde annem de çok ağır hastaydı. Hastanede dört ay yattığı bir dönemin ortalarıydı ve ben de zaten annemle birlikte hastanede yaşıyordum. Yani duygusal bakımdan yoğun olduğum, hayat, ölüm, mutluluk ve mutsuzluk kavramlarının kafamda devamlı döndüğü günlerdi. Ben üniversitede derslerimi verirken sadece hukuk öğretmem. Bütün hukuki bilgiler nasıl olsa yazdığımız kitaplarda zaten var ve hukuk fakültesinin son sınıfına gelen bir hukukçu adayı zaten o kitapları okuyup anlayabilir ve kendini akademik bakımdan iyi kötü bir şekilde yetiştirebilir. Ancak bana göre üniversal eğitim, hocanın derse girerek kaç yaşına gelmiş aklı başında insanlara bır bır bır bir şekilde hukuki bilgileri tekrarlaması değildir. Üniversal eğitim, kürsüye çıkan hocanın öğrencilerine öğrettiği hukuki bilgilerin yanı sıra kendi dünya görüşlerini, politik görüşlerini, ülkenin dertlerine, sorunlarına bakış açısını, çözüm önerilerini anlattığı, hatta hayata, aşka, evliliğe, çocuklara, bakış açısını gösterdiği yani o güne kadar heybesinde biriktirdiği ne değeri varsa iyi kötü onları öğrenciye verdiği bir eğitimdir. Aslında işin bu tarafı bir eğitim değil hocanın kendi dünyasını mümkün olduğunca şeffaf bir şekilde öğrenciyle paylaşmasıdır. Bir anlamda onlara yüreğini açmasıdır. Benim akademisyen olarak kalmamın en önemli nedeni öğrencilere ders anlatmaktan duyduğum zevktir. Onlarla bir şeyler paylaşmak, onlara bir şeyler verebildiğimi hissetmektir. Bu şekilde davrandığınızda, yani yüreğinizi cesurca açtığınızda öğrenci, sizin samimiyetinizi ve kendinizce onlara bir şeyler vermeye çabaladığınızı anlarsa sizi kabul eder ama öncelikle insan olarak kabul eder. Yoksa illaki sizin dünya görüşlerinizi ya da politik görüşlerinizi paylaşmaz. Zaten paylaşması da beklenemez. Üniversal eğitim her hocanın gelip çorbaya bir tutam kendi tadından katmasıdır bana göre. Öğrenci sizin tadınızı beğenir ya da beğenmez. Ama samimiyetinize iyi niyetinize inanırsa sizi sayar hatta sever. Sayılmadan ve eğer mümkünse sevilmeden o yaşa gelmiş insanlara hiçbir şey veremezsiniz. Olsa olsa içlerinden bir küfür yersiniz o kadar. Ancak şunu da söyleyeyim ki öğrenci milleti çok akıllıdır. Hayatta kandırılamaz ve samimiyeti çok iyi fark eder.

Ayrıca devamlı üniversite gençliği ile birlikte olmak sizin çağı yakalamanıza vesile olur. Akıllı hocalar, gençlere dikkat eder, onları dinler ve onlardan çok şey öğrenir. Zira mesleğiniz sayesinde doğmadığınız bir çağa ki bu çağ da ortalama her beş ya da altı yılda bir değişir, bir şekilde kıyısından köşesinden dahil olursunuz. Ipadle Witney Houston’ı dinlettiğim gün sınıfa mutluluğun çok izafi olduğunu, insanın içinde olduğunu, paranın, pulun, başarının, şanın, şöhretin kesinlikle insanların mutlu olması için yetmediğini, mutluluğun para ile satın alınmasının mümkün olmadığını, çağımızda insanların her şeyi, her duyguyu, her değeri tüketip, kirlettiğini anlatmak istedim. Mutluluğun çok basit şeylerde olduğunu söylemek istedim. Hayatta en büyük başarının aslında sadece mutlu olmayı başarmak olduğunu söylemek istedim. Tabi ki bencilleşmeden ve başkalarını mutsuz etmeden. Sadece bu.

10.Dergimizin adının anlamını açıkladığımız yazıda “ genel itibariyle, parrhesia, bir hakikati söylemenin risk ya da tehlike arz ettiği durumlarda kullanılan bir söylem biçimidir” dedik. Ben sizde bunu gördüm. Ancak günümüzde, meslektaşlarınızın birçoğunda maalesef bunu göremiyoruz. Siz bu söylemleri ortaya koyarken akademik konumuzun size yüklediklerini gerçekleştirdiğinizi düşünerek mi (yani bir görev bilinci de dahil olarak mı) yoksa kariyerinizi bir kenara koyarak mı hareket ediyorsunuz?

Bu noktada öğrencilerin samimiyete olan saygısına güveniyorum. Özellikle son zamanlarda konuştuğumuz konular ülke bakımından hassas konular. Ama ülkenin bütün bu dertleri çözülmek zorunda. Türkiye’nin bu dertleri çözmekten başka şansı yok. Aksi hal bir felaket. Düşünmek bile istemiyorum. Peki bu konular tehlikeli, riskli diye ne yapayım? Konuşmayayım mı, bir hukukçu, bir akademisyen, bir vatandaşlık hukukçusu olarak mesela bu ülkenin yıllardır çözülemeyen en gerçek, en büyük derdinde kendi hukuki, siyasi, ahlaki, insani görüşlerimi, inandığım doğruları insanlara söylemeyeyim mi? O zaman neden hukukçu oldum? Neden hoca oldum? Ben söylemeyeceksem kim söyleyecek? Beğenilir ya da beğenilmez ama tartışılır. İnsanlarda belki bir soru işareti uyanır. Belki bir işe yarar.

İnsanlara meslekleri, unvanları elbette ki önemli nitelikler katar ama insan her zaman karakteriyle vardır. Yani bir adam karakter olarak adam değilse profesör de olsa, doktor da olsa, bakan da olsa ne olursa olsun adam değildir. Ben neysem oyum. Evde de dost sohbetinde de, üniversitedeki kürsüde de, televizyondaki açık oturumda da bütün inandığım doğrularımla karşımdaki herkese ve her fikre saygı duyarak aynı yerdeyim. Bu arada 21 yaşından beri emek verdiğim ve gerçekten sahip olmaktan dolayı da büyük mutluluk duyduğum İ.Ü.Hukuk Fakültesinin profesörü olmanın, inandığım doğruları söyleme konusunda bana tanıdığı kolaylığın da hiç şüphesiz ki farkındayım.

11.Son olarak sizin gibi hareket etmeye çalışan, tüm risklere rağmen hakikatin peşinde koşan biz gençlere neler söylemek istersiniz?

Gençlere özellikle de hukukçu gençlere hep söylediğim, öncelikle adil olmaları. Adalet gerçekten bir insanda olması gereken en önemli duygudur ve hukukçular bakımından mutlaka taşımaları gereken bir özelliktir. İnsan her zaman kendisi haklı olamaz. Hiç kimse, hiçbir fikir her zaman doğru ve haklı olamaz. Muhakkak karşımızdaki dinlemek zorundayız. Kendimizi karşımızdakinin yerine koymak zorundayız. Anlamaya çalışmak, saygı duymak zorundayız. Hatta eğer mümkünse karşımızdaki sevmeye de çalışmalıyız. Bu şekilde davrandığımız müddetçe öncelikle kendi aile yaşantımızda, mesleki yaşantımızda, bir fert olarak yaşadığımız toplumda doğruya, yaklaşırız.

Gençlerin özellikle de hukukçu gençlerin Türkiye’nin dertleri ile ilgilenmeleri gerekiyor. Araştırmaları, okumaları, kendi dünya görüşlerini, kendi doğrularını bulmaları gerekiyor. Bu ülkenin dertleri ile hukukçular ilgilenmeyecekse, hukukçular söz söylemeyecekse, kim söyleyecek? İnanın ki hukuk çok önemli bir üniversal eğitimdir. Kişiye çok şey katar. Aldığınız eğitimin kıymetini bilin ve eğitiminize kendi karakterinizi katın. Farklılığınızı yaratın. Kendinizi sevin. Kendisini sevmeyen gerçek anlamda kimseyi sevemez. Olmayan, eksik olan şeylere değil, var olana, sahip olduğunuz değerlere odaklanın. Eksik olan taraflarınızı çalışarak tamamlayın ama bunalıma girmeden, kendinizi küçümsemeden. Kendinize inanın. Kendinize duyduğunuz inanç, bildiğiniz doğrularınızı çekinmeden savunma konusunda size cesaret verir. Ancak en önemlisi yine tekrarlıyorum hep kendinizin doğru olduğu yanılgısına düşmemenizdir. Demokrasi en farklı, en absürt, en rahatsız edici fikirlerin bile özgürce korkmadan söylenebildiği, çoğunluğun azınlığı ezmediği, herkesin hakkının eşit şekilde korunduğu rejimin adıdır. Yaşadığımız bilgi çağında bütün gençlerin bir şekilde kendi yollarını bulacaklarına eminim.

LKG: Evet, sorularımızın sonuna geldik. Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

B.E: Ben teşekkür ederim.